Peygamberimizin tasviri meselesi ve asırlar öncesinden bir menkıbe
- Ahmet Tuna Kaya
- 2 Tem 2025
- 8 dakikada okunur
Arada yazdığım birkaç yazı hariç yaklaşık bir senedir yazmıyorum. Geçen haftalarda Pazar yazılarıma tekrar başlayacağımı ilan etmiş, bu hafta itibariyle de ilk yazımla ilgili çalışmaya başlamıştım. Yazım, bu Pazar yayımda olacaktı. Memleketin gündeminden uzak, ya okuması keyifli bir saat yazısı ya da film incelemesi olacaktı. Fakat memleketin gündemi buna fırsat vermedi.
Geçen günlerde 'Leman dergisi' mevzuu patladı. Yine de bu konuda yazmayı düşünmüyordum ama birkaç okurum ne diyorsun diye sorunca ve bazılarının da kafasını karışık görünce yazmak şart oldu. Ben de bunun için Pazar'a kadar da beklemeden yazmaya karar verdim.
Önce kısaca bu mesele ile alâkalı fikrimi beyan edip sonrasında İslâm'da prensip olarak Peygamberimizin tasvir edilmemesi meselesini anlatacak ve İslâm'ın ilk devirlerinde vuku' bulduğu rivayet olunan bir hâdiseyi nakledeceğim.
Bildiğiniz gibi "muhalif mizah dergisi" Leman'da bir karikatür yayımlandı ve memlekette kıyametler koptu. Mezkûr dergideki bu karikatürde, takkeli-sakallı bir figür, "Selâmün aleyküm ben Muhammed"; şapkalı-sakallı diğer figür ise İbranice selâmlama ile "Aleyhem salom ben de Musa" diyordu.
Tabii bu karikatürü gören veya duyan muhafazakâr hassasiyetleri yüksek bir grup insan Leman'ın İstiklâl'deki binasını gecenin bir vakti bastı. Toplanan kalabalık polis marifetiyle dağıtıldı, böyle bir karikatürü çizmek ve yayımlamak cür'etini gösteren fâiller ise gözaltına alındı.
Her şeyden önce bu karikatürün saygısızlık hatta terbiyesizlik olduğunun altını çizmek lazım. Hele olay infiale sebebiyet verince dergideki yetkili tâifesinin "aslında orada kastedilen Hz. Muhammed ve Hz. Musa değildir, orada Gazze'de zulüm altında ezilen çocukların dramı resmedilmektedir" nevi'inden açıklamaları da cabası. Neyi resmettiklerini falan bilmem. Ama orada kastedilenlerin Hz. Muhammed ve Hz. Musa'dan başkası olduğunu düşünmek akıllara zarar!
Velev ki dediklerini resmetmiş olsunlar. Ki bu mümkündür. Leman'ın politik görüşü herkesçe mâlumdur. Leman, muhalif olmasının yanında Sol düşünceyi temsil eden bir dergidir. Filistin davası tâââ en başından, siyasal İslâmcıların umrunda olmadığı zamandan beri Sol'un davası olmuştur. Fakat burada yöntem yanlıştır. Bu yanlış yöntem de insanların hassasiyetlerini ve halkın değerlerini yok sayılması sonucunu doğurmuştur. Bu düpedüz patavatsızlık, had bilmemek, terbiyesizliktir!
Bu olay, cahil Türk solunun her fırsatta karşı cenâhı hassasiyetleri üzerinden vurmak alışkanlığının bir uzantısıdır.
Hele memleketin kırılgan bir zamandan geçtiği, toplumsal birliğimize zeval gelmemesi gereken bir dönemde patlayan bu olay; bize tekrar gösteriyor ki Türk solunun, memleketin yıllardır mağdur ve muzdarip olduğu siyasal İslâm zihniyetinden zerre farkı yok!
Gelelim Peygamber Efendimiz'in suretinin çizilmemesi veya herhangi bir resim-heykel ile temsil edilmemesi meselesine.
İslam inancında asırlardan buyana Hz. Peygamberimizin heykel veya resim ile temsil edilmemesi güçlü bir prensip halini almıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan suret veya heykel yasağı getiren bir ifade bulunmaz; ancak putperestliğin ve şirkin tüm şekillerinin yasaklanması bu konuda temel dayanak kabul edilir. İslâm ile beraber Efendimiz, tevhid inancını tesis ederken putları ve onları temsil eden suretleri ortadan kaldırmaya büyük önem vermiştir. Nitekim Mekke-i Mükerreme'nin fethi sonrası Kâbe içindeki resimler temizlenmiş, put ve tasvir geleneği tevhide aykırı bir kalıntı olarak görülmüştür. İlaveten, bazı hadis-i şerifler canlı varlıkların resmini yapmayı veya heykelini yontmayı açıkça sakındırır. Bu rivayetlere dayanarak zamanla ümmet arasında güçlü bir anikonizm (tasvirden kaçınma) geleneği gelişmiştir. Buna bağlı olarak İslâm memleketlerinde resim ve heykel san'atı pek gelişim göstermemiş fakat alternatifi olabilecek çeşitli san'atlar türemiştir. Bunlara da birazdan kısaca değineceğim.
Bilhâssa ehl-i sünnet anlayışının hâkim olduğu memleketlerde Peygamberimizin görsel tasviri uzun asırlar boyunca itikadî bir sakınca olarak değerlendirilmiştir. Özetle, Kur’an’da açık bir yasak olmasa bile, sahih kabul edilen bazı hadisler ve sahabenin bu konudaki tutumu canlı varlıkların tasvirinde ümmeti sakındırmış, Peygamber Efendimiz'in tasvirini ise İslâm itikadının yazılı olmayan bir prensibi hâline getirmiştir.
Tasvir yasağının en önemli gerekçesi, şirkten sakındırma ilkesidir. İslam, tevhid dini olarak Allah’a ortak koşma (şirk) ihtimaline götüren her türlü aracı ve davranışı menetmiştir. Tarihsel tecrübeye göre, hak dini zaman içinde tahrif eden unsurlardan biri kutsal şahsiyetlerin resim ve heykellerinin putlaşması olmuştur. Nitekim İslâm’a göre geçmiş kavimlerde putperestlik, başlangıçta bazı salih kişilerin heykellerine gösterilen aşırı saygının tapınmaya dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu sebeple İslam, sedd-i zerâi prensibi icâbı, en baştan Peygamber dahil din büyüklerinin görsel temsilini yasaklayarak onların ilahlaştırılmasının önüne geçmek istemiştir.
Öte yandan Şii gelenekte tarihsel olarak resim yasağı benimsenmekle birlikte, modern dönemde -özellikle İran gibi ülkelerde, Peygamberimizin resmedilmesinşn resmen yasaklanmış olmasına rağmen- Hz. Ali, Hz. Hüseyin veya Hz. Peygamber’in tasvirlerine daha sık rastlanmaya başlamıştır. Bazı Şii guruplar bu tasvirlere kutsiyyet atfetmeye kadar gitmiş bu da Sünni İslâm'ın endişelerinin boş olmadığını göstermiştir.
Kısaca prensip itibariyle Peygamberimizin resmedilmesi İslâm itikadına göre sakıncalı olup asırlardan beri buna dikkat edilmektedir. Nitekim İngiliz yapımı "The Message" yani bildiğimiz adıyla "Çağrı" filminde bile buna dikkat edilmiş Efendimiz asla gösterilmemiş, bir ses veya görsel olarak verilmemiştir. Emevi sonrası İslâm ülkelerine bakıldığında da buna dikkat edildiği görülmektedir.
Erken dönem İslam toplumlarında mabetlerde ve kamusal alanda resim-heykel kesinlikle barınmamıştır. Emevîlerin bazı saray ve kasırlarında insan veya hayvan figürlü freskler görülse bile, Hz. Peygamber’in tasviri hiçbir surette kullanılmamıştır. Abbasîler ve sonraki dönemlerde de bu prensip korunmuş, cami ve mescit gibi kutsal mekanlar tamamen hat yazıları ve geometrik-süsleyici motiflerle dekore edilmiştir. Ancak, özellikle İran ve Orta Asya sahasında gelişen minyatür sanatının doğuşuyla birlikte tarihî ve edebî kitaplarda peygamber tasvirlerine rastlanmaya başlanmıştır. Bu nokta, İslam sanatının kamusal ve özel alan ayrımını ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim mushafları veya cami dekorasyonlarında kesinlikle figüratif resimler kullanılmamışken, hükümdarların himayesinde hazırlanan tarih kitapları, siyerler veya mesnevilerde minyatür sanatçıları zaman zaman Peygamberimizin de içinde bulunduğu sahneler resmetmiştir. Bu minyatürler ibadet amacıyla değil, bir olayı betimlemek için yapılmış ve çoğunlukla saray çevresinde, özel koleksiyonlarda kalmıştır. Gerçekten de İslam sanatı uzmanları, Hz. Peygamber’i tasvir eden minyatürlerin sayıca son derece az ve yayılım alanının çok sınırlı olduğunu belirtir.
Hicri 7-10. yüzyıllar (M.S. 13-16. yy) arasında İran, Orta Asya ve Osmanlı sahasında, o da yalnızca el yazması kitapların içinde, birkaç örnekle sınırlı kalan bir pratiktir. Halkın gündelik hayatında veya ibadet alanlarında bu tür resimler hiçbir dönem yaygınlaşmamıştır. Bununla beraber, tarih boyunca bazı Müslüman sanatçılar ve yöneticiler bu hassas konuya daha esnek yaklaşmış, özellikle edebî eserleri resimlendirirken Hz. Peygamberimizin tasvirini saygı çerçevesinde betimlemeye cür'et etmişlerdir. Bu uygulama, bir yorum farkı olarak görülebilir: Eserlerdeki bu resimler asla tapınma amacıyla kullanılmamış, aksine peygamber sevgisini ifade eden sanat ürünleri olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, İslam dünyasında “görsel peygamber tasviri” hiçbir zaman genel kabul görmüş veya sıradanlaşmış bir uygulama olmamıştır. Osmanlılarda dahi III. Ahmet döneminde hazırlanan Siyer-i Nebî adlı siyer kitabındaki minyatürler, saray atölyelerinde üretilip padişaha sunulmuş; halk ise Hz. Peygamber’i temsilen yazılı levhalara ve sembollere teveccüh göstermiştir. Bu da şüphesiz halkın peygamber sevgisinin tezâhürüdür.
Tasvir yasağı, Müslüman sanatçıları Hz. Peygamber’i sembolik ve dolaylı biçimde temsil etme yollarını aramaya yöneltmiştir. Tarih boyunca İslam sanatında resim ve heykelin yerini hat sanatı, semboller ve işaretler almıştır. Osmanlı hattatları tarafından geliştirilen hilye ise geleneği bu ihtiyacın neticesidir. Hilye-i Şerîfe, Hz. Peygamber’in fiziksel ve ahlâkî özelliklerini anlatan metinlerin güzel bir tevkîʿ hat düzeniyle yazılıp tezhiplendiği ve tablo gibi duvara asıldığı sanat eserleridir. İlk olarak 17. yüzyılda büyük hattat Hafız Osman’ın şekillendirdiği bu gelenek, Peygamber’in portresine alternatif olarak tasarlanmıştır; nitekim hilyelerdeki yazı düzeninin bölümleri bile insan vücuduna benzetilerek adlandırılır (baş makamı, göbek, etek gibi) ve bu biçimde seyreden kişinin hayalinde bir peygamber tasviri canlandırılması hedeflenir. Hilye levhaları, Osmanlı’dan günümüze camilerde ve evlerde Efendimizi anmanın en yaygın aracı olmuştur. Halk arasında bu hilyeler evlerin mânevi sigortaları olarak dahi görülmüştür.
İlhanlılar, Timurlular ve Osmanlılar döneminde çizilen minyatürlerde Peygamber Efendimiz çoğunlukla yüzü peçeyle örtülü veya boş beyaz bir alan şeklinde resmedilmiştir. Bu yöntem, yüz hatlarını belirsiz kılarak O’nu sıradan insanlar gibi resmetmeme düşüncesinden kaynaklanır. Bir başka yaygın uygulama, Peygamberimizin başının etrafına alevden bir hare (nûr halesi) çizilmesidir. Bu ateşten hâle, nübüvvet nurunu temsilen kullanılmış ve Peygamber’in diğer figürlerden ayırt edilmesini sağlamıştır. Minyatürlerde yer yer Hz. Peygamberimizin başından göğe doğru yükselen beyaz bulut benzeri bir şekil veya ışık huzmesi de çizilerek, yine O’nun beşer üstü konumu vurgulanmıştır. Bazı minyatürlerde Cebrâil ve meleklerin yüzlerinin de insan suretinde gösterilmediği dikkate değerse de, özellikle Hz. Peygamber’in yüzü konusunda daha titiz bir örtme geleneği oluşmuştur.
Bunun yanında, simgesel anlatım yolları da geliştirilmiştir. Gül motifi, divan edebiyatında olduğu gibi görsel sanatta da Hz. Peygamber’i temsil eden bir semboldür; güle “gül-i Muhammedî” denilmiş ve bazı levhalarda Peygamber’in ismi bir gül formunda yazıya dönüştürülmüştür. Na’t levhaları ve “Ya Muhammed” yazılı hatlar da O’nu anmanın bir diğer yolu olmuştur.
Demem o ki Hz. Peygamberin resmedilmesinin yasak olması, İslâm san'atı bakımından bir engel teşkil etmemiş, Peygamberimizin tasvirini resim ile olmasa da prensibe uygun bir hâlde İslâm san'atının zerafeti içerisinde başka bir formda vücut bulması neticesini doğurmuştur.
Neyse bu kısmı uzattım, fazla gevezelik ettim herhalde. Şimdi gelelim bahsettiğim menkıbeye.
Bu nakledeceğim rivayet, Nakşibendiyye'nin önde gelenlerinden Molla Abdurrahman Câmî'nin, 1480 yılında Farsça kaleme aldığı Şevâhidü’n-Nübüvve isimli eserinde geçmektedir. Olay, farklı kaynaklarda; farklı halifelerin iktidar yıllarına ve başka hükümdarlara, başka sahabelere atfedilerek anlatıldığından tarihî olarak tartışmalı ve hatta zayıf bir rivayet olarak değerlendirilmektedir. Fakat sonuçta burada akademik makale yazmıyoruz. Zaten yukarıda biraz uzatmış ve sizi sıkmış olabileceğimden, size bunlardan bahsedip aklınızı bulandırmayacağım.
Bu olay, Molla Câmî'ye göre Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde geçmektedir.
Halife Ebû Bekir (r.a.), hilâfetinin ilk yıllarında komşu hükümdarları İslam’a davet etmiş ve bu amaçla elçiler göndermiştir. Dönemin en büyük imparatorluklarından Bizans imparatoru Heraklius'a ise Arab'ın “beş dâhisinden” biri olarak anılan Hz. Amr bin el-Âs’ın kardeşi Hişâm bin el-Âs (r.a.), Kureyş’ten bir arkadaşı ile birlikte elçi olarak gönderilir. İki sahabî uzun bir seyahat sonunda Şam civarına gelir ve Heraklius’un temsilcilerinden Gassani emiri Cebele bin Ethem tarafından imparatorun huzuruna çıkarılır. Heraklius bu Müslüman elçileri merakla ve temkinle karşılar, onlara dinleri hakkında sorular sorar. İmparator, İslâm'a bir hayli meraklıdır. Üç gün boyunca imparatorun misafiri olan sahabîler, bir gece İmparator'dan enteresan bir şeye şahitlik edecekleri bir teklif alırlar.
Tabii sahabeler neyle karşılaşacaklarından bîhaber İmparatorun huzuruna doğru yola koyulurlar. Herakleios, huzurundaki sahabîlere sergilemek üzere atalarından miras kalan kıymetli bir sandık getirttirir. Bu, altın yaldızlı, dört köşeli, çekmeceli bu sandığın her gözünde kilitli kapılar olan bir sandıktır. İmparator, merak içindeki misafirlerine hitaben sandığın bir gözünü açar. İçinden önce siyah ipek bir örtü, ardından da üzerinde resim bulunan bir parça çıkarır. İlk gösterdiği resim, son derece yakışıklı, iri gözlü, geniş yapılı, uzun boylu bir adam portresidir. Sakalı olmayan, saçlarını iki örgü halinde omuzlarına bırakmış bu görkemli sureti sahabeler tanıyamazlar. Heraklius bunun üzerine “Bu, Hz. Âdem’dir” diyerek insanlığın atası Adem peygamberin resmini gösterdiğini söyler. Ardından ikinci bir çekmeceyi açar; oradan çıkan resimde kıvırcık saçlı, iri gözlü, büyük başlı ve güzel sakallı bir adam tasviri vardır. Sahabiler yine bilmediklerini ifade eder ve imparator “Bu, Hz. Nûh’tur” diyerek açıklama yapar. Üçüncü resimde bembeyaz tenli, güzel gözlü, geniş alınlı, uzun yüzlü ve ak sakallı bir figür vardır; imparator onun da “Hz. İbrahim” olduğunu belirtir. Bu şekilde Heraklius, sandığın gözlerini birer birer açarak peygamberlerin resimlerini sunmaya devam eder: Hz. Mûsâ, Hz. Hârûn, Hz. Lût, Hz. İshak, Hz. Ya‘kub, Hz. İsmail, Hz. Yûsuf gibi birçok eski peygamberin suretini ardı ardına gösterir. Her seferinde elçiler “tanımıyoruz” dedikçe, ilgili peygamberin kim olduğunu kendisi açıklar.
Bu sıradaki dördüncü resmi, Hişâm (r.a.) görür görmez tanır. Beyaz bir ipek üzerinde çizilmiş bu portredeki sima, O’na pek tanıdık gelir. Sahâbîler bir anda duygulanıp ağlayarak imparatora hitaben: “Evet, bu Allah’ın Resûlü Muhammed’dir!” diye haykırırlar. Hz. Peygamberimiz vefat etmiş olmasına rağmen suretini derhal teşhis eden sahâbîler, gözyaşları içinde peygamberlerini selamlarlar. Bu tepki karşısında Heraklius şaşkınlıkla ayağa kalkıp bir an duraksar, sonra tekrar tahtına oturur. “Gerçekten bu resim O’na mı ait? Emin misiniz?” diye tekrar tekrar sorarak sahabilerden yeminle teyit alır. Sahabîler “Vallahi bu, O’dur – sanki karşımızda canlı olarak görüyoruz!” diyerek kesin bir dille ifade ederler. Bunun üzerine Heraklius, “Aslında bu suret sandığın en son gözünde idi; fakat sizin ne yapacağınızı merak ettiğim için Onu size öne aldım” der.
İmparator gösteriye devam ederek, sıradaki çekmecelerden Hz. Mûsâ’nın esmer ve çatık kaşlı yüzünü, onun yanında Hz. Hârûn’un benzer ama biraz farklı suretini gösterir. Başka bir gözden Hz. Lût’un buğday tenli, orta boylu portresi çıkar. Ardından açılan bölmede Hz. İshak’ın ince burunlu, güzel yüzlü resmi gösterilir; bir sonrakinde dudağındaki ben ile Hz. Ya‘kub tanıtılır. Devam eden gözden nuranî çehreli, huşû dolu bakışlı bir sima çıkınca bunun Hz. İsmâil olduğu belirtilir. Yine bir çekmece açılır, Hz. Yusuf’un güneş gibi parlak yüzü hayranlık uyandırır. Sonraki gözden kırmızı tenli, zayıf bacaklı, kılıç kuşanmış bir figür olarak Hz. Dâvud; bir sonrakinden at üstünde uzun boylu çizilmiş Hz. Süleyman sureti gösterilir. En son çekmeceden ise sakalı simsiyah, saçları gür, yüzü son derece yakışıklı ve gözleri nurlu bir genç adam resmi çıkar. Heraklius onu da “Bu, Meryemoğlu Îsâ’dır” diyerek tanıtır. Böylece sahabe elçiler, Âdem’den İsa’ya kadar pek çok peygamberin resmini görmüş olurlar.
Bu ilginç sahne karşısında sahâbîlerin hayreti ve duygusallığı doruğa çıkar. Anlatıldığına göre elçiler aralarında, gördükleri resimlerin gerçek peygamberlere ne kadar benzediğini konuşurlar. Özellikle Hz. Muhammed’in suretini birebir ayırt edebilmeleri, diğerlerinin de asıllarına uygun çizildiğinin kanıtı gibidir. “İnanıyoruz ki bunlar peygamberlerin asıllarının aynısıdır. Çünkü bizim Peygamberimiz resimdekine o kadar çok benziyor ki, diğerlerinin de benzediği aşikârdır” diyerek hem şaşkınlıklarını dile getirir hem de imparatora karşı doğrulayıcı bir ifade kullanırlar.
Peki bu sandık neyin nesi?
Bu sandık, büyük ihtimalle efsanelere konu olan kutsal emanetleri içinde barındıran meşhur ahit sandığıdır.
Rivayete göre ise İmparator, bu sandığın nereden geldiğini şöyle anlatır:
“Hz. Âdem (a.s.), soyundan gelecek peygamberleri kendisine göstermesi için Rabbine niyazda bulunmuştu. Allah Teâla da O’na peygamberlerin resimlerini levhalar halinde indirdi. O levhalar, güneşin doğusunda Âdem’in hazinesinde saklıydı. Zülkarneyn orayı ele geçirince resimleri alıp Hz. Danyal’a (Daniel’e) verdi. Danyal Peygamber de bu levhalardaki resimleri ipek bezler üzerine aynen çizdi; onlar da hanedanımız vasıtasıyla bana kadar ulaştı.”
Leman, hadisesi patladığı vakit aklıma bu hadise gelmişti. Bunu da paylaşmış oldum. Pazar günü görüşmek dileğiyle...

Leman'da yer alan "hadsiz" karikatür

Hattat Hafız Osman'dan bir hilye

Meşhur Hattat Mahmud Celâleddin'den bir hilye


Yorumlar